Hiç düşündünüz mü bir şehrin sokaklarından ilham alarak, o şehre dair sonsuz bir enerji dolu bir çatı katı tasarlanabilir mi? İstanbul’da, özellikle de Kadıköy’de yürürken aklınıza düşen o renkli görüntüleri bir salona taşıma fikri bana hep heyecan verici gelmiştir. İç mimarlık serüvenimin ilk yıllarında Hasanpaşa’da bir çatı katını Kadıköy sokaklarının ruhuyla döşemeye başladığımda, projenin sonunda kimliğini böylesine ortaya koyan bir mekanın hem beni hem ev sahibini bu kadar büyüleyeceğini tahmin etmemiştim. Gerçekten çok başka bir his oluyor. Peki ya sizce rengarenk duvarlar ya da kaygan ahşap zeminler odanın havasını tamamen değiştirebilir mi? Gelin bu dünyaya beraber göz atalım.
Renklerin Ve Doku Karmasının Çatı Katında Dansı
Neden? Çünkü Kadıköy deyince aklıma gelen ilk şey, renklerin korkusuzca bir araya geldiği, eskiyle yeninin iç içe geçtiği keyifli bir uyum oluyor. Moda’da bahar sabahı yürüdüyseniz, duvarlara yaslanmış sarımsı mor mor salkımların yanı başında kırmızı bisikletler veya mavi tentelerin yarattığı coşkuyu görmüşsünüzdür. Çatı katı için tasarım yaparken, ilk önceliğim salonun ana duvarında pastel sarı ile okyanus mavisini buluşturmak oldu. Bazen diyorum ki, sadece boya kutusu açınca yayılan o tatlı kimyasal kokunun bile insana iyi gelen bir tarafı var.
Yerde ise 3 farklı ahşap kaplama kullandım. Ceviz, meşe ve bambunun tonlarını bir arada görebiliyordunuz. Yalın bambunun parmaklarınızın altında bıraktığı kaygan his ile koyu ceviz parkenin sert dokusu birbirine zıt ama bir o kadar da tamamlayıcıydı. Mutfak tezgahında bolca kullanılan mermerin soğuk dokusu ise, gözünüzü kapadığınızda Kadıköy Çarşı’daki balık tezgahlarını anımsatıyor değil mi? Tasarımda kullanılan dokuları bir araya getirmenin püf noktası, karmaşadan uzak, ama enerjik bir denge yakalamak. Şunu sıklıkla duyuyorum: “Bu kadar rengi nasıl kullanacağız evde boğulmaz mıyız?” Oysa doğru şekilde ağırlık merkezini belirlediğinizde, alan nefes alıyor. Mesela açık renkli duvara çapraz şekilde asılmış kırmızı bir halat sandalye, kendisini gösterirken ortamı sıkıcı hale getirmiyor. Kendi atölyemde bir keresinde ince işçilikle hazırlanmış turuncu bir metal lambayı Kadıköy manzaralı bir terasa asmıştık. Gün batımında camlardan yansıyan altın rengiyle birleşince, odada adeta bir festival havası esmişti.
Sesleri duymak da önemli. Çatı katında işçilik sürerken çekiç tıkırtıları, spatula sıyırmaları arasında bir yandan eski Kadıköy radyosundan 90’lar türkülerinin çaldığına şahidim. Gözünüzü kapatıp bir hayal kurarsanız – iyi bir tasarımda her zaman “hissetmek” öndedir. Yumuşak desenli bir halının üzerinde çıplak ayakla gezinmek, pencere kenarında özensizce bırakılmış kitaplar, sandalyeden gelen tıkırtı… Hepsi, Kadıköy sokaklarından kapıp eve taşıyabileceğiniz anların parçası olabilir.
Küçük Detaylarla Kadıköy Ruhunu Yansıtmak
Hiç düşündünüz mü? Neden bazı mekanların insanda samimiyet duygusu uyandırırken, bazılarını oldukça uzak ve soğuk hissederiz? Sanırım buradaki fark, ince dokunuşlarda gizli. Benim için bir çatı katında Kadıköy’ü yaşatmanın yolu, büyük objelerden ziyade canlı ve hareketli detaylardan geçiyor. Mesela antik bir bakır ayna ya da ikinci el bir dikiş makinesi sehpası… Söğütlüçeşme’de küçük bir antikacıdan aldığım sarı mine çiçekli vazo, belki çok iddialı görünmüyor ama elinizle dokunduğunuzda üzerinde çiçeklerin tırtıklı girintisini hissedebiliyorsunuz. Bence bir mekanda dokununca hoş bir his veren eşyalara mutlaka yer açmalısınız.
Bazı projelerde minik ahşap rafların üzerine çocukluğunuzdan kalma bibloları, Kadıköy pazarından aldığınız minyatür seramikleri yan yana koyuyorum. Biraz nostalji, biraz cesaret karışımı gibi. Benim için tasarım sadece görsel bir şey değil yaşantıyı da içine alan bir bütün. Bazen küçük bir duvar panosuna yazılmış “Kadıköy’de sevgiliyle çay içmek gibisi yoktur” sözünü görünce insan ister istemez gülümsüyor. Sizce de böyle minik sürprizler mekanı daha yaşanır kılmıyor mu?
Aydınlatmayı da hiç hafife almayın. Fenerbahçe’de tamamladığım bir projede, tavanın eğimli kısmına spot ışıklar yerleştirmiştik. Akşam olunca odada yayılan sıcak loşluk, sanki Kadıköy’ün ara sokaklarında yürüyüş yapar gibi bir huzur veriyor. Kokular da önemli tabi. Ada çayı, kahve veya eski bir kitap kokusu gibi… Ben bir mekan planlarken her zaman bir köşeye retro plak çalar veya kadife kaplı bir puf eklerim. Müşterimin “tam bizim mahalleye benzemiş” dediğini duymak bana ayrı bir mutluluk veriyor. O yüzden bence kendi hikayenizi anlatan minik detaylardan korkmayın.
Kısacası, Kadıköy sokaklarının enerjisini çatı katınıza taşırken renkleri cesurca kullanın, dokularla cesur oynayın ve hiç çekinmeden kişisel anılarınızı sergileyin. Gerçekten yaşanmış bir mekanın sıcak havası, en şık dekorasyonlardan çok daha kıymetli olur. Sizce Kadıköy’ün hangi detaylarını bir çatı katına taşımak isterdiniz? Deneyimlerinizi duymayı çok isterim!