Hiç düşündünüz mü?
Bir fincan taze demlenmiş kahvenin kokusu eski bir tekstil atölyesinin soğuk betonunda yankılanırken, İstanbul’un ara sokaklarında neler değişiyor? Benim gibi uzun yıllarını iç mekanlara, anlamlı dokulara ve kişiliği olan malzeme seçimlerine adamış biri olarak, son zamanlarda şehirde yükselen loft tutkusunu görünce, tasarımın ruhumuza nasıl dokunduğunu tekrar ve tekrar sorguluyorum. Eminim siz de bir loft daireye girdiğinizde, geçmişin hırıltı seslerini ve bugünün yaşam heyecanını iliklerinize kadar hissetmişsinizdir.
Neden herkes bu “endüstriyel” tarzı bu kadar benimsedi dersiniz? Sanırım cevabı basit: Şehrin telaşında, yıpranmış bir kirişten ya da arka planda duran eski tuğladan yayılan “gerçeklik” hissine hepimiz açız. Otomatikleşmiş hayatımızdaki bu ‘gerçek’ detaylar, sıklıkla özlediğimiz şeyler. Geçen hafta Karaköy’deki bir proje için keşfe çıkmıştım. Elimle duvarda biriken kalıp izlerini hissettim, tavan yüksekliğinin oluşturduğu yankı beni eskilere götürdü. Toz zerrecikleri ışıkta dönerken, içimin heyecanla dolduğunu inkar edemem.
İstanbul Loft’larında Endüstriyel Ruhun Peşinde
Hiç düşündünüz mü, beton neden bu kadar cezbedici? Ne yalan söyleyeyim, betonun soğukluğunu ilk başta herkes sevmiyor. Fakat ben İstanbul’un eski bir sanayi binasında yürürken, dokunduğum çatlaklardan tarihin fısıltılarını duyar gibiyim. Dokusu, zamanın izlerini saklıyor sanki. Hatta Şişli’de tadilatını yaptığım bir projede, sahibimiz “Hiç mi sıva atmayacağız?” diye sormuştu. Ben de ona, “Duvardaki her leke geçmişin üzerine oturur, izin ver kendi hikayeni anlatsın,” demiştim. Şimdi, o çıplak beton duvarın önündeki kitaplığının önünde kahvesini yudumlamadan güne başlamıyor.
Pencereden dışarı baktığınızda, Karaköy’ün eski depo binalarında gün ışığının kocaman açıklıklardan içeri süzüldüğünü görebilirsiniz. Bu loftların en belirgin özeliği, hacim hissini bozmadan yaşam alanı sunmaları. Metrekareye sıkışmış bir kentte, ferahlığa bu kadar aç olmamız sizce de şaşırtıcı değil mi? Belki de açıkta bırakılan havalandırma boruları, madeni plakalar ya da yıllanmış masaların ahşap dokusu, mekanın kırılganlığımızı saklamadığı anlamına geliyor. O utangaç köşe yok, her şey göz önünde.
Geçen sene Bomonti’de bir binada çalışırken, işçiler öğle arasında duvara yaslanıp çay içerken kendi aralarında şunu tartışıyordu: “Kardeşim, şu alüminyum kanala bak, dışarıda olsa çirkin derler, şimdi dekorasyon oldu.” Gerçekten de, sıradan sanılan bir detay, doğru ellerde bir estetiğe dönüşebiliyor. Endüstriyel stilin temelinde bu mantık yatıyor: Saklanacak şey yok, her şey açık ve dürüst.
Betonun Soğuğunda Kahvenin Sıcaklığı
Neden bazı mekanlar insanda derin bir huzur bırakırken kimisi ruhumuzu sıkar? Sanırım, o kontrastta saklı çözüm. İstanbul Loft’larında betonun sertliğine karşı el yapımı bir avize, yumuşak bir koltuk ya da camdan sızan sabah güneşiyle kırılan gölgeler var. Bazen bir mermer masa parçası ya da eski bir halının doku zenginliği, mekanın ruhunu tamamlıyor. Küçükken annemle Tahtakale’ye gidip kumaş seçtiğimde o kalabalığın arasındaki detayları not ederdim. Şimdi bir loft tasarlarken şaşırtıcı şekilde o çocukluğun izleriyle renkli bir şey dokunmak istiyorum. Mekanda bir denge yakalamak gerek, karakterli ama boğucu olmayan.
Bir de, loftların o hiç bitmeyen fısıltısına ne demeli? Geceleyin evde kimse kalmadığında, yüksek tavanın yarattığı uğultu bana genellikle inşaat sahasının dinmek bilmeyen temposunu hatırlatıyor. Çalıştığım bir projede (Tarlabaşı’nda, restore edilen bir un fabrikasıydı) sabahları uyanıp beton zeminde çıplak ayakla yürüdüğümde, o serinliği tenimde hissetmek bana yaşadığımı hatırlatıyordu. Bence, akustik de önemli! Ahşap bir bank ya da yünlü bir halıyla sesleri yumuşatıyor, mekana yeni bir liyet kazandırıyorsunuz.
Peki renkler? İstanbul Loft’larında çoğunlukla doğal tonları tercih ediyorum. Gri, beyaz, toprak tonları; bazen bir tuğla kırmızısı ya da oksit sarı… İşte, dokunun kendisi mekanı anlatıyor zaten, fırça darbelerine gerek yok. Sizce de fazla süsleme bu mekanlarda gereksiz kaçmıyor mu? Her şey dozunda olmalı. Biraz çıplaklık, biraz sıcaklık, iyi bir kahvenin kokusu ve geçmişten bir melodi.
Tabii tüm bu denklemin içinde sizin hayat tarzınız, eşyalarınıza baktığınız göz, favori kahve kupanız bile önemli. Çünkü loftların temel amacı, insanın içinde sakladığı hikayeye bir platform sunmak. Ben bunu çok önemsiyorum. Hatta ilk loft projemde, o dönem sahipleriyle beraber eski bir torna tezgahını yemek masasına dönüştürmüştük. Her yemek yendiğinde, vida izlerinin üzerindeki anılar da masaya servis oluyordu. İşte bu bence gerçek bir bütünleşme; binanın tarihini bugünün ihtiyaçlarıyla buluşturmak.
Hiç düşündünüz mü, siz de bir loftta yaşamak ister miydiniz?
Bir sabah, dev bir pencerenin önünde kahve içerken şehrin gürültüsünü uzaktan dinlemek, dokunulmamış betonun serinliğini avucunuzda hissetmek ve mekanda kendinizin izini bırakmak… İstanbul böyle loftlarla yeniden doğuyor, her köşe bir başka hayat öyküsüne açılıyor.
Şimdi, söyleyin: Siz olsanız, İstanbul’da bir loft’ta yaşam nasıl olurdu? O alanda kendinizi ifade etmek için hangi detayları, hangi dekorasyon unsurlarını mutlaka eklerdiniz? Deneyimlerinizi merakla bekliyorum.
Yanıt yok